DEĞİŞEN DÜNYA DÖNÜŞEN MİMARLIK

Büyük bir değişim furyasının durağan oyuncularıyız aslında. Değişim o kadar hızlı ve ansızın gelişiyor ki tabiri caizse biz perde arkasında sahneye çıkmayı beklerken perde izleyenler için çoktan kapanmış ve herkes birer birer salonu terk etmeye başlamış oluyor. Eğer zamana ve değişime ayak uyduramazsak boş salonlara oynamamız muhtemel görünüyor. Sonrasında istediğimiz kadar değişime ayak uydurduğumuzu iddia edelim. Savunmamızı boş koltuklara yaptıktan sonra savunmamızın bir hükmü kalmıyor ne yazık ki.

Mimarlıkta aynen bu şekilde üstünü çizdiğimiz, ayak uydurduğumuzu zannedip aslında değişimi, gelişimi geri çektiğimiz bu dünyayı yüzümüze vurmaktan çekinmiyor.

Nasıl vurmasın ki? Gözümüzü kapatmayı deneyelim mi bu gerçeğe? Çok katlı,plansız,tasarım kararlarından uzak yapılarla çevriliyken etrafımız ancak gözümüz kapalı hayal kurarız.

Tabi hayallerimizde yontularak aynı tornadan çıkmışcasına belli kalıplara oturtulmadıysa.


Bütün her şey düş'üncede kurulur hayalle beslenir. Kendi kendimizin mimarlığını değil müteahhitliğini yaparsak başkalarına neler yapmayız. Önce düşünce ve hayal gücünü betonlaştırıp sonra boş bir arsada üstüne kat çıkarız.

Ve asıl trajikomik sahne şimdi başlar.Buna gelişim deriz,çağa ayak uydurmak deriz,arz-talep deriz deriz de deriz. Sadece,malzemeden çalındığını,tasarımdan uzak olduğunu,plansız, gelişigüzel ve yine tabiri caizse Allah'a emanet olduğunu söylemeyiz. O kadar da olsun canım pazarlama stratejisi bu (!). Peki neyi pazarlıyoruz? İnsan canını mı? Tahrip ettiğimiz doğayı mı?

Korkarım maddi amaçlarla oturulan masa maneviyatla can alacak.


Gelişim eminim bir gökdelenin ellinci katında değildir. Plansız AVM'lerin alışveriş kuyruklarında , planlı yangınların otel odalarında değildir. Beton yığınları dikebilmek için üst üste kesilen ağaçların gözardı edilip,reklamında "doğayla iç içe" sloganının kullanıldığı konutlarda değildir. Bu çağda gelişim insan elinin değmediği yerdedir.


Mesela içinde bulunduğumuz döneme beklenmedik (!) kötü bir senaryo diyebilir miyiz? Peki, şimdi kime kızmalı? Oyuncuya? Senariste? İzleyiciye? Kimseye. Kendimiz yazdık kendimiz oynadık en kötüsü de hepimiz izledik.

Doğadan çaldık kazanç zannettik. Pandemide dört duvarla sohbet ettik... Yapıyoruz zannettik yıktığımızı fark etmedik. Bütün kent dönüştük de sokak aralarını, mahalle ortamını, hoş pencere muhabbetlerini,koşuşturan çocukları asansörle ellinci kata çıkaramadık.


İnsanlar mı değişti cidden? Komşuluklar? Çocuklar ya da? Değişen binalardı.Bir sokağı apartmana sığdırmayı başardık da bunu yaparken sokağı yok ettik. Mahalledeki gürültü (!) kirliliğinden kaçıp deniz manzaralı konutumuzda (şimdi her yer deniz manzaralı) iç sesimizi dinledik. Ve doğa "dur" dedi. ben her şeye rağmen sana bunun için bulunmaz bir fırsat sunacağım. Şimdi evinde istediğin kadar sesten uzak manzara eşliğinde kahveni yudumlaya bilirsin. Çünkü artık sokaklarım seni,sizi kabul etmiyor.


Sitemim işini hakkıyla yapan, çoğunluk içinde azınlık kalmış,özverili tasarımcılara değil. Tasarımın içini boşaltan mimarlığı çürütenlere. Ahşaba,kerpice,taşa,toprağa,doğaya,iklime, İNSANA sırtını dönenlere.

Öyle bir noktadayız ki kötü bir tasarım bile tasarımsızlıktan iyidir haline geldik.

Değişim tartışılamaz ama ne yazık ki dönüşüm durağan.







Ümmü IRMAK








296 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör