Doç. Dr. Ebru OKUYUCU İle ''12 Soruya Bakış''


 

-Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz, vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ediyorum her şeyden önce. İç Mimarlık lisans eğitimine devam eden biri olarak, eğitim süresince biriktirdiğim sorulara arayış içinde olacağımız ve birçok özgün konuya değineceğimiz için heyecanlıyım. Tasarı-yı, içmimarlık eğitimi pratiklerini, pandemi süresince deneyimlenen online eğitimi ve kapsayacak sorulara geçmeden önce, kendinizden bahsedebilir misiniz?


Emre’cim öncelikle nazik davetin için çok teşekkür ederim. Mesleğe dair ve tasarımla ilişkili olan tüm etkinlikler beni gerçekten heyecanlandırıyor. Özellikle öğrencilerimle yaptığım sohbetler beni çok mutlu ediyor. Kısaca kendimi tanıtayım. 1977 yılında Konya’da doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi Konya’da tamamladıktan sonra, 1996 yılında Selçuk Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü kazandım. 2000 yılında lisans eğitimimi tamamladıktan sonra, 2001 yılında yine Selçuk Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde yüksek lisans eğitimime başladım. Aynı yıl içinde mimarlık ofisimi kurdum. 2004 yılında yüksek lisans eğitimimi tamamladım ve aynı yıl aynı bölümde doktora eğitimime başladım. 2005 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Afyon Meslek Yüksek Okulu Mimari Restorasyon Programı’nda Öğretim Görevlisi olarak göreve başladım ve mimarlık ofisimi kapatarak, Konya’daki çalışma hayatımı sona erdirdim. Doktora eğitimimi 2011 yılında tamamladıktan sonra, 2012 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’nü kurarak; bu bölüme Yardımcı Doçent olarak atandım. 2019 yılında İç Mimarlık alanında Doçentliğimi aldım. 2015 yılından bu yana Bölüm Başkanı olarak görevime devam ediyorum. Mimarlık mesleğinin pratiklerini kazanmamın yanı sıra bu işin mutfağında olmak beni daha çok heyecanlandırıyor. Bu nedenle akademisyenlik, benim vazgeçemediğim bir meslek haline geldi.


(Jüri, Sinem ARAT, Gamze ÇOBAN, Benol KAPLAN)


-Mimar olmaya nasıl karar verdiniz akabinde bunu akademiyle sentezleme noktasında sizi şu anki noktaya getiren tetikleyici güçler neler oldu?


Çocukluğumdan beri, ailemde mimarlık mesleğinin içinde olan örnek alabileceğim insanlar vardı. Özellikle kuzenimin mimarlık bölümünde olması, benim bu mesleği sevmemdeki en büyük etkendi. Kuzenimi tasarım yaparken, maketlerini yaparken izlemek benim için büyük bir heyecandı. Bu nedenle mimarlık, üniversite tercihlerinde benim üçüncü sıradaydı. Mimarlığı kazandığım zaman, sanki yıllardır bu bölümde okuyormuşum gibi, hiç yabancılık çekmemiştim. Üniversite yıllarında akademisyen olmak gibi bir düşüncem yoktu. En büyük hayalim, ofis açıp, çok nitelikli projelere imza atmaktı. Mezun olduktan sonra, mimarlık ofislerinde çalışıp tecrübe kazandım ve sonra üç ortaklı olarak bir ofis açtım. O süreçte yüksek lisans yapmaya karar verdim. Başvurumu yaptım ve yüksek lisans eğitimime başladım. Ofisteki mimarlık pratiğinin haricinde, ders çalışmak, okumalar yapmak, bir şeyler üretmek beni çok heyecanlandırdı. Okumaların, yeni bir şeyler öğrenmenin ve bilgi üretebilmenin beni çok beslediğini fark ettim. Bu benim için bir kırılma noktasıydı ve o anda akademisyen olmaya karar verdim. Akademisyenlik karar vermekle olunmuyor tabi, çok uzun soluklu bir maraton. Çok çalışmak ve emek vermek gerekiyor. Yüksek lisansımı tamamladıktan sonra, Türkiye’deki pek çok üniversitenin mimarlık bölüm başkanlarına mail attım. Derdimi anlattım, özgeçmişimi ekledim ve hocalardan randevu talep ettim. Birçoğu bana dönüş yaptı. Bolu, Yozgat, Antalya, Balıkesir gibi kentlere giderek, hocalarla görüşmeler yaptım. Artık bir karar vermiştim ve bu yolda sonuna kadar mücadele edecektim. 4 yıl boyunca süren mücadelem sonucunda Afyon kenti bana kapılarını açtı ve 16 yıldır Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde görev yapıyorum ve bu kararımdan hiç pişman olmadım.


-Mimarlık ve İçmimarlık gibi bölümler tercih listelerinin en üstlerinde yer almaya devam ederken, bu okyanusa adım atanları dört yıl boyunca fakültelerinde nasıl bir eğitim paradigması bekliyor?


Mimarlık ve İç Mimarlık gibi bölümler, yani tasarımın ve teknik bilginin aynı potada eritildiği bölümler, öğrenciler için standart eğitim modelinden farklı olarak algılanıyor. Öğrencilerin alıştıkları konvansiyonel bir eğitim modeli sergilemiyoruz. Belki de hayatlarında hiç karşılaşmadıkları bir durumu; tasarım yapmalarını ve tasarımın sonucunda bir mimarlık temsilini öğrencilerimizden bekliyoruz. Alınan eğitim çerçevesinde, öğrencilerimiz her şeyi formülle çözmeye alıştıkları için, bölüm hocalarından hep bir formulasyon beklentisi içine giriyorlar. Tasarımın bir formülü olsaydı, zaten herkes tasarımcı olabilirdi. Özellikle birinci sınıf çok sancılı geçiyor, öğrencilerimizi aldıkları eğitimin çerçevesinden çıkarmak ve yeni bir dünyaya geçirmek oldukça zor bizim için. Özellikle Temel Tasarım dersi öğrencilerimiz için bazen kabusa dönüşüyor. Ancak bu dersi gerçekten anlayan ve özümseyen öğrencilerimiz, dört yıl boyunca çözüm üretmekte sıkıntı yaşamıyorlar. Birinci sınıf, yeni eğitim düzenine, tasarım yaklaşımlarına ve mimarlığın algılayabilme süreciyle geçiyor. İkinci ve üçüncü sınıfta artık alışma süreci tamamlanıyor ve bölümü içselleştirmeye başlıyorlar. Dördüncü sınıfta ise artık kozadan çıkma zamanı geliyor ve gerçek dünyayla karşılaşmaya hazırlanıyorlar. Kelebeğin yaşam döngüsü gibi desem….


-Söyledikleriniz, esasen bu alanı tercih edecek kişilerde ne gibi yetkinliklerin bulunması gerektiğine de cevap oluşturuyor. Bu noktada birçok kritere bağlı kalması bakımından oyunculuk ve mimarlık arasında büyük bir benzerlik görüyorum. Bir oyuncunun rolüne aylardır çalışıp bürünmesi ile tasarıma ilk çizgiyi attıracak konsept arayışındaki çaba, mimarlığın empati ile kesişen alanını örneklendiriyor. Ne var ki bu sancılı süreciyle mimarlığın bir sanat olduğuna hak verir misiniz?


Mimarlık aslında pek çok disiplinle beslenen, ilişki kuran ve hatta pek çok disiplini kapsayan bir şemsiye niteliğindedir. Mimarlığın bilim alanları içinde yer tuttuğu kesindir ancak mimarlığı, diğer mühendislik alanlarından ayıran; mimarlığın tasarım, sanat ve bilimin ara kesitinde bir yerlerde olmasıdır. Mimar, sosyal ve kültürel dönüşümlerin farkında olan, kendi tarihini, dünya tarihini ve sanat tarihini bilen, teknolojiyi takip eden, teknik donanıma sahip, sanata duyarlı olan bir orkestra şefidir aslında. Dikkat ederseniz pek çok özellik saydım, bazılarının sesini duyar gibiyim. Bu kadarı da abartı değil mi diye? Emin olun, hiç abartmıyorum. Tasarımın sancılı bir süreç olduğundan bahsetmiştim, bu süreçte mimarın her alandan beslenmesi gerekiyor. Senin de söylediğin gibi tıpkı bir oyuncu gibi mimarın role girmesi ve tasarladığı mekanı, binayı, donatıyı ürettiği her neyse onu yaşaması ve o ana tanıklık etmesi gerekir. İnsan, yaşamadığı veya hissedemediği bir yere ait olamaz ve varlık bulamaz. Bu nedenle mimarların tasarım yaparken oraya ait olma gibi bir durumları vardır veya olmalıdır. Bir filmde oyuncuya verilen rol için oyuncunun çok uzun zaman çalıştığını, canlandıracağı karakterle bütünleştiğini biliyoruz. Mimar da tasarlayacağı mekana dair tüm verileri (çevresel, fiziksel, sosyal, kültürel, sanatsal gibi) toplayarak, o yeri hissederek ve yaşayarak empati kurarak üretim yapabilir. Aslında mimarın ve sanatçının kesiştiği yer tam da burasıdır. Sanatçı eserini üretirken, dünyadan kopup, farklı bir boyuta taşınır ve o anları sadece kendisi hissedip, yaşar. Mimar da benzer bir süreçle karşı karşıya kalarak tasarımını yapar ve mimarlık ürününü ortaya koyar. Bana göre, mimarlık tam olarak sanatın karşılığı veya bir alanı değildir ancak süreçler benzer bir şekilde ilerlediği için mimarlığı sanattan koparmak mümkün değildir. Bunu şöyle açıklayabilirim: Sanatçının yeteneği doğuştan gelir ve bu yeteneği zamanla geliştirebilir. Sanatçı için her şey esin kaynağıdır; doğa, nesne, özne, eylem, evren. Bu verileri olduğu gibi tuvalinde, heykelinde, seramiğinde, keçesinde kullanabilir. Ancak mimarlık daha farklı ilerler; mimarlık içinde yetenek doğuştan gelir, zamanla geliştirilir ancak tasarım evresi farklılaşır. Mimar, tasarım sürecinde; hafızasındaki bilgileri, kodları elimine ederek kullanır ve bilgi uzayındaki bilgileri, ihtiyacı doğrultusunda seçer ve dışarıdan elde ettiği verilerle sentezleyerek bir mimarlık temsili üretir.

Ressam, tablosunda penceresiz bir ev çizebilirken, mimar eskizinde penceresiz bir ev çizemez. Mimarın kısıtları, sınırları ve gerçekliğe dair sorumlulukları vardır.

-Tasarım hedeflenen herhangi bir ürünün sonuçlandırılmasından ziyade içerisinde hapsedilmiş özüyle ve süreciyle birlikte dikkate değer bir meseleyi oluşturuyor. Tasarının kökeninde yatan nedir?


Aslında bu sorunun cevabını, bir önceki soruda kısmen verdim. Tasarım, her ne kadar bir sonuç ürünü gibi görünse de aslı olan süreçtir. Mimar, ürünü ortaya çıkarmadan önceki evrede tasarım sürecini zihninde başlatıyor. Bu süreç aslında “kara kutu” dediğimiz bir süreçtir. İnsan beyninde var olan bellekle, beyne giren bilgilerin birleşmesiyle oluşan bilgi uzayından seçilip, süzülen bilgilerin kullanılmasıyla ortaya bir ürün çıkıyor. Tasarımı sadece bir bağlama

dayandırmak çok yanlış olur. Tasarım sürecini etkileyen pek çok faktör vardır ancak önemli olan bu faktörlerden doğru olanını seçebilmek ve problemi doğru çözebilmektir. Tasarım aslında bir problemdir ve mimarlardan bu problemi çözmesi beklenir. Eğer problemi iyi analiz edebilirseniz, çözümü de kolaylaşır. Tam anlamıyla çözülebilir diyemiyorum çünkü herkesin problemi algılayışı ve çözüm önerisi farklı olabilmektedir.

Ama bence iyi bir tasarım yapabilmek, doğru analizle başlar ve bu süreci besleyen doğru bileşenlerle ilişki kurmakla devam eder ve sonuçta Vitrivius’un da dediği gibi, fonksiyonel, estetik ve sağlamlıkla yolculuğunu tamamlar.

-Tasarımın evrensel bir dili var mıdır? Mimarisel tekil amacı gösteriş olan bir mekan tasarımı, modern günümüz perspektifinde ne derece tutarlı bir yaklaşım sergilemeye adaydır?


Bence tasarımın evrensel bir dili vardır. Dünyanın neresine giderseniz gidin, her yerde tasarımınız karşılık bulur. Tasarımınızı kelimelerle ifade etmenize gerek yoktur çünkü tasarım kendini anlatabilmektedir. Sizin tasarladığınız bir mekan, eğer ait olduğu çevreyle ilişki kurabiliyorsa, bağlama karşılık veriyorsa, kabul görebilir. Belki şöyle örneklendirebilirim: sıcak bir iklimi olan bir şehirde yapacağınız bir konut tasarımı, soğuk iklimin yaşandığı bir kentte karşılık bulmaz. Benim için bağlam çok önemlidir, yere ait olmak ve o yerin ruhunu yaşatmak.. (Genius Logi) Mimarlık, benim için üç temel mesnete dayanır: İşlevsellik, estetik ve sağlamlık…Mekanın sadece gösterişli ve etkileyici olması, o mekanda iyi bir mimarlığın üretildiğini ifade etmez. Mimarlığı çabuk tüketmemiz, bağlamından kopuk mimarlık üretmemiz ve pahalı olmakla iyi mimarlığı eş değerde tutmamız gibi durumlar, günümüz perspektifinden sunulacak karelerdir maalesef. Mimarlık dilinin doğru kullanılmasıyla, özünün kavranmasıyla, tasarımın incelmesiyle ve işlenmesiyle birlikte sergilenen bir tavır ancak amacına ulaşır.

(Tiyatro Sahnesi, Emre Ateş)


-Tasarımcının her noktada uyanık kalması, beslenme noktasında mimari tasarımcıya çok zenginlik sağlıyor gibi görünse de sonu görünmez bir arayışın, yaratım sancısının içine sürüklüyor. Aklıma; ‘’Tasarımda iki kere iki dört etmiyor.’’, sözünüz geliyor. Bu sözünüz, bu noktada ilk yıllarda alınan Temel Tasarım dersine daha sonraki dönemlerdeki derslerin altlığını oluşturması ve beslemesi bağlamında öğrencilerce büyük önem verilmesi gerektiğine dair önizleme niteliği taşıyor. Bauhaus Okulu ekolünün yankısı olan Temel Tasarım, bu yolculuğun başındaki birinde ne gibi ön yargıları yaratıyor? Gözlemlediğiniz bu sorunlar, hangi ana soruna işaret ediyor? Buna ek olarak, yaratım sancısını gözlemlerken tespitleriniz nelerdir?


Aslında bu sorunun cevabına daha önceki cevaplarımda değinmiştim. Biraz daha açmam gerekecek sanırım. Bauhaus, benim önemsediğim eğitim modelleri arasındadır. Temel tasarım dersi aslında mimarlığın abc’sini oluşturuyor. Temel Tasarım dersini özümsemeyen öğrencilerimiz, maalesef süreçte tasarım sancısını çekmeye devam ediyor. Öğrencilerle empati kurabilen bir yönüm var. Onları çok iyi anlıyorum. Standart bir eğitim sürecinden sonra, her şeyi reddeden bir eğitim modeliyle karşı karşıya kalıyorlar. Gördüklerini, kodladıklarını, dokunduklarını tasarımlarında kullanmak istiyorlar ancak biz onlardan gördüklerini değil, görmediklerini, kodlarını değil, yeni bilgilerini, dokunduklarını değil dokunamadıklarını istiyoruz. Bu durum onlara alışılmadık ve yabancı geliyor. Bu