Her Şeyin Başladığı Yer


Başlığı okuyunca aklınıza ilk olarak ne geliyor bilmiyorum ancak kastettiğim şey pek de mecazi bir şey değil. Doğru tahmin, çocukluğumuza iniyoruz!


Daha önce de içerisinde bulunduğum bir tasarım sürecinde, “tasarımdaki buz dağı” olarak nitelendirdiğim psikoloji olgusundan bahsetme fırsatı bulmuştum. Ancak bu kez tasarım kaygılarında, buz dağını yeni yeni oluşturmaya başladığımız çocukluk sürecine; aynı zamanda psikolojik yansımalarına değineceğim. Ki zaten; tasarım sürecinde gözden kaçırılmaması gereken kullanıcı psikolojisine dair genel bir bakış açısıyla birlikte, teknik ve teorik olarak çok güzel bilgilerin yer aldığı bir yazı mevcutmuş blogumuzda; Mekanların İzi: Psikoloji. Okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum!


Çocukluk... Aslında çoğumuzun atladığı, süregelen yaşamında izlerinin çok da olmadığını düşündüğü temel süreç. Bizi biz yapan şeylerin bu süreçte içimize işlediğini, o an algılayamadığımız için ilerleyen yaşlarımızda da fazla bir sirayet söz konusu olmuyor sanıyoruz. Ancak buz dağının görünmeyen kısımlarında kalan izler, dışarıdan görülmese de içeride durmaya devam ediyor. Ve bu da tüm tasarım sürecimizi etkileyen şey oluyor.


Başta da bahsettiğim tasarım süreci, bir donatı tasarlayıp yarışmaya katılmamız gereken bir süreçti. Ve bu süreçte tasarım fikirlerimin çocuk mobilyalarına yatkınlığını fark edince, aslında çocukluk hayallerimi tasarlamak istediğimi fark etmiştim. Küçüklüğümden beri iç mekan tasarımına meraklı bir çocuk olarak, odamı kafamda her zaman ikiye bölerdim. Bana özel bir yerde, daha özel olan ikinci mekan hissiyatı. Aslında bunun sebebi nedir sorusu için, Türk Aile Gelenekleri en rahat verilecek cevap olabilir. Çocuğun odasında yalnız kalmasına olanak tanımayan evhamlı bir anne, odada ne yaptığına dair meraklı bir kardeş, kapı çalma tamlamasını duyduğunda Fransızca konuşuluyormuş gibi tepki veren bir baba. Ve kendi alanını oluşturup, kendisini tanımaya fırsat bulamayan çocuk.


Aslında hepimizin geçtiği yollar da az çok aynıydı; çocukken minderlerden yapılan çadırlar, sandalyelerin üstüne örtülen örtülerle aşağısında kalan ve oyun oynanan boş hacimler, çoğu çocuk için çok cazipti. Ancak bana tam anlamıyla hiçbir zaman cazip gelmemişti. Çünkü mekan oluşturma hissiyatı geçici bir his değildi ancak oluşturulmaya çalışılan mekanlarsa her zaman geçiciydi. Üstelik estetik bir kaygı taşıdığımdan bir haber büyürken, mutlu hissedemediğim o koca koca bordo koltuk minderleri, koyu kahverengi sandalyelerin üstüne örtülen; desenli yine koyu örtüler...

Aslında fark etmeden kasvetin içine doğduğumuz o yıllarda, mutlu olabilmek o kadar kolayken estetik ve psikolojik kaygılar yüzünden kendimi çocukluğun akışına da kaptıramamışım sanırım. Oyunlara katılmış ancak bir yere kadar eğlenebilmişim. Benim gibi olanlar eminim vardır demeyeceğim çünkü hepimiz fark etmesek de bunu yaşadık. Belki bazılarımız daha çok eğlendi, belki bazılarımızın taşıdığı estetik kaygı değeri kimilerine göre daha azdı. Ancak bunu tanımlayabilmek zaman alabilen bir şey. Belki de hiç tanımlanamıyor.


Tasarım, hayatımızı psikolojik yönden sessizce etkilerken, geri dönüşlerimizin aslında pek de sessiz olmadığını kabul etmek gerek. Çocukken büyüdüğümüz çevre, -tıpkı doğar doğmaz anne ve babayla iletişime geçmemiz gibi- bizimle iletişime geçiyor. Elbette burada en büyük sorumluluğu alansa ebeveynler. Sağlıklı bir birey yetiştirebilmeleri için sağlıklı tasarımlarla, onların hayal gücünü renklendirmeliler! Kendini tanımaya fırsat bulamadıkları çocukluklarından sonra, kendilerinden sonra gelecek olan nesillere güzel ve yaratıcı mekanlar bırakmaları zor değil. Ki yeniliklere açık olmak ise ayrı bir konu...


Yinede 90'lı yılların güzel çocuklarına, şimdilerde ise meslektaşım olmuş güzel insanlara selam olsun.


Aybüke Ayden




94 görüntüleme0 yorum