HEYKELLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ ?

Tasarım: Sanatçının toplumla, toplum için iletişim kurabilmesidir. Sanatçının ortaya koyduğu eser, toplumun ortaya koyduklarının bir tezahürüdür. Tasarım özgün bir alan olsa da tasarım çizgisini belirleyen bir toplumun kabul ettikleri ya da reddettikleridir. Brian Reed'in de dediği gibi: "Her şey tasarlanmıştır ancak çok az şey iyi tasarlanmıştır." Peki, bir sanat dalı olan heykelcilik, günümüz tasarım algısı tam olarak neye evrildi? Maddi kaygılarla sanat icra etmek mümkün müdür? Kötü tasarım sanatçının sorumluluğunda mıdır yoksa toplumun sorumsuzluğunda mı?

Heykeller, sanatsal ve estetik kaygılarla meydana getirilmiş üç boyutlu formlardır. Mekanla parça-bütün ilişkisi kuran bu sanat dalını, mekândan ayrı kurgulamamız ve salt ticari olguya indirgeyerek ele almamız ise mümkün değil. Heykel sanatının temelinde insanoğlunun tanrıyı, doğayı, varoluşunu anlama ve anlamlandırma içgüdüsü yatmaktadır. Heykelcilik, arayış halindeki insanlığın bu arayışını sanatsal güdülerle somutlaştırmasıdır. Heykeller; toplumun sancılarını, inançlarını, ruhunu bazen de direnişini anlatan aracı formlardır. Bu yüzdendir ki toplumdan soyutlanamazlar. Toplum maneviyatının göz ardı edilip heykelciliğin sadece bir ticari meta olarak ele alınması ise halka mal edilen maddi ve manevi hakaretin ötesine geçememektir.

Günümüzde, heykel sanatının en temel kriterlerinden olan yontma işlemini dahi uygulanma zahmetine girmeyen, sanat-zanaat ikileminde iki gruba da dahil edemeyeceğimiz kimseler tarafından üretilen, toplum maneviyatıdır denilerek; meydanlara, parklara, kurumlara yerleştirilen sığ kütlelerin bu sanat dalı adı altında sunulması bu işi özveriyle yapan sanatçıların, tasarımcıların emeğinin katledilmesidir.

İtalyan heykeltıraş Jago Jacapo Cardillo’nun da dediği gibi “Mermerle çalışılmaz, mermerle yüzleşilir.” Nitekim Jago’nun eserleri bu yüzleşmenin açık seçik bir beyanı niteliğindedir. Mermere ilmek ilmek işledikleriyle acıyı, umudu, sevgiyi, bekleyişi, vazgeçişi, yaşanmışlığı ya da yaşanamayanları gördüğümüz eserleri adeta taşın ete kemiğe bürünmüş halidir. Jago’nun Pieta’sında bir mermerin ıstırabını görür, o acıyı hisseder ve benimseriz.

Akşehir'de yapılan Nasreddin Hoca heykelinde, Diyarbakır’da karpuz, Ankara’da bazlama, Denizli’de horoz, Rize’de çay heykellerinde ise toplumun çektiği acıyı görürüz. Bir toplumun maneviyatı, kurumların sipariş verdiği heykellerle somutlaştırılamayacağı gibi bu o toplumun maneviyatını zedeler. Sanat, topluma acı çektirdiğinde değil; sanatçısına üretim sancıları çektirdiğinde sanattır. Kaldı ki günümüzdeki bu üretim facialarına sanat diyebilmek bir o kadar imkânsız. Tasarım, herkesin ve her kesimin hakkıdır fakat herkes tarafından yapılabilecek olan bir olgu değildir. Hangi sanat dalı olursa olsun sanatın önceliği ticaret olmamalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk toplum-heykeltıraş arasındaki bağın ehemmiyetini şu sözleriyle dile getiriyor: “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir.” Bir medeniyet ölçüsü olan bu sanatı; ölçüsüz, ölçeksiz, en önemlisi ise sanatçısı olmadan icra etmeye çalışmak ham bir toplumun ham çalışmalarından öteye gidememesinden ibarettir. Sanat, her zaman kabul gören demek değildir; bazen reddettiklerimizdir, direndiklerimizdir. Belki de asıl sanat, kötü olana direnebilmektir.




ÜMMÜ IRMAK





22 görüntüleme0 yorum