Nasıl Kusursuz Olunur?

Kusursuz olmak gerçekten kafa karıştırıcı bir tanımlama, değil mi? Kusursuzluk da oldukça göreceli bir kavram. Neticede herhangi bir yerin, kişinin, durumun ya da objenin kusursuzluğundan bahsedildiğinde herkesin aklında canlanan görüntü birbirinden farklı olacaktır. Peki, herhangi bir topluluğun kusursuzluğu arayıp bunun tanımı konusunda hemfikir olabilmesi mümkün mü? Mantıklı bir akıl yürütme ile mümkün değil gibi dursa da bu durumun tarihte bir örneği var! Hepimizin adını en az bir kez duyduğu Antik Yunan medeniyeti, güzellik ve kusursuzluk üzerine o kadar çok kafa yordu ki sonunda kendilerince kusursuzluğu formüle dahi döktüler. Ancak bu noktaya nasıl geldiklerini anlamak için onların yaşamına biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.


Antik Yunan’da Güzellik Anlayışı


Antik Yunan toplumu, bugün sahip olduğumuz birçok değerin mucidi olarak modern insana büyük bir miras bırakmıştır. Demokrasi ve hümanizm de bu değerler arasındadır. Bugün bildiğimiz haliyle olmasa dahi bu iki kavramın ilk örneklerini görebileceğimiz toplumda, Yunan insanının mükemmellik arayışına etkisi olan hümanizm anlayışıdır. Tanrılarını dahi insan sıfatında tasvir eden ve onlara insanlara özgü zaaflar yükleyen Antik Yunan dininde (ki bugün biz bunu mitoloji olarak anıyoruz.), insanın getirildiği bu üstün konum elbette bazı soruları da beraberinde getirmiştir.

Eğer insan gerçekten üstün ve öncelikli bir varlık ise bu öncelik toplumun her kesimi için geçerli midir? Daha doğrusu toplumdaki herkesin (hırsızlar, yalancılar vs.) bu üstün nitelikleri hak ettiğini varsayabilir miyiz? Bu durumda üstün bir varlığa uymayan hareketler meşrulaşmaz mı? İşte bu soruların ortaya çıkması ‘doğru’ insanı tanımlama gereğini ortaya çıkardı. İdeal insanın nasıl olması gerektiğine dair düşünmeye başlayan filozoflar, sonunda basit bir formül buldular. Simetri ve güzelliğin tanımına da oldukça meraklı olduklarından, ideal insanı kusursuz vücutlu ve erdemli olarak tanımladılar. İşin garip tarafı bu tanım toplum tarafından kabul edildi. Hatta toplumun içine öyle işledi ki, daha çocukken Yunan vatandaşları gymnasium denen yerlerde vücutlarını geliştirmek üzere eğitilmeye başladılar.


Discobolus olarak da bilinen bu heykelde disk atma anı tam bir gerçekçilik ile gösterilmiştir. Yüz ifadesiz, kasların kasılma durumu ise gerçeğe oldukça uygun bir şekilde tasvir edilmiştir.

Kusursuzluk Arayışının Yunan Sanatına Etkisi


Antik Yunan halkının mükemmellik arayışı elbette sanatlarına da etki etti. Anatomiye önem vermeye başladılar ve insan yapısını iyice kavramaya çalıştılar. Çünkü bir sanat eseri için insanın ideal duruşunu bulmaları gerekiyordu. Nitekim buldular da. Yüzyıllar içinde geliştirdikleri sanat anlayışında, anatomik olarak giderek daha iyi hale geldiler. Özellikle heykel konusunda fazlaca gelişmiş olan bu medeniyet, kas gruplarını çok iyi gözlemledi ve zamanla fazlaca ayrıntılı eserler ortaya koymaya başladı. Hatta Yunan sanatının klasik döneminde, özellikle zor duruşlar denenerek gelinen noktadaki ustalık ve yeteneğin altı çizildi. Ancak Yunan eserleri hiçbir zaman kişiye özel olmadı. Her zaman bir idealizasyon söz konusu idi. Duruşlar, yüz ifadeleri gibi detaylar çoğunlukla birbirine benzerdi. Duygu ifade etmeyen ‘ölçülü’ bir yüz ile doğruluğu onaylanmış bir duruş Yunan sanat eserlerinin temelini oluşturdu.


Her şeyin ölçülü ve estetik olması gerekiyordu. Örneğin burnu oldukça büyük birinin büstü yapılıyorsa, yapım aşamasında burun ideal şekilde tasvir edilirdi. Aynı şekilde yüz ifadelerinin de herhangi bir duyguya işaret etmemesi önemliydi.

Güzel ve ideal olana matematik ile ulaşabileceklerine inançları artan Antik Yunan halkı, bu anlayışlarını iyice derinleştirdi ve hayatlarının her alanında hesaplamalar ve formüllere güvenmeye başladılar. Sanatlarını etkileyen bu kusursuzluk arayışı ve her şeyi idealize etme durumu, kendini elbette mimari anlayışlarında da gösterecekti.


Polykleitos'un Canon heykeli, ideal oranlara sahip heykel olarak bilinir. Oranların idealliği dışında duruş da idealdir. Bir ayak hafif önde ve gergin, diğer ayak arkada ve dizden bükülmüş haldedir. Bir Roma kopyası olan heykele orijinal versiyonda olmayan bir destek eklenmiştir.

Antik Yunan’da Mimari Anlayış


Antik Yunan medeniyeti, şu an mitoloji olarak bilinen çok tanrılı bir dine sahipti. Polis denilen şehirlerinin her birinin kendi tanrısı vardı. Bu sebeple mimari anlayışlarında, konutlardan çok bu dini yapılar önemli bir yer tutuyordu. Oldukça özenli bir şekilde, formüller ile inşa edilen tapınakların, inşa edildiği tanrı ya da tanrıçanın evi olduğu düşünülüyordu. Bu yüzden rahipler ve birkaç seçkin kişi dışında halktan herhangi birinin tapınaklara girmesi söz konusu değildi. Ancak halk yine de tapınağın önündeki sunağa hediyelerini sunuyor ve özel günlerde tapınak etrafında düzenlenen törenlere katılıyordu. Polislerin de merkezinde yer alan bu tapınaklar, şehre tepeden bakıyor ve her türlü hareketi kendi etrafında topluyordu.

Antik Yunan medeniyetinde mimarlık anlayışı da elbette sanattaki yaygın görüşü takip ediyor ve mimarlık bu çerçevede gelişiyordu. Aslına bakılırsa bu antik medeniyetin mimarlık anlayışının temelini oluşturan tapınakları heykeller ile bir tutmak dahi mümkündü. Zira iç donatıları çok sade ve süssüz olan tapınaklar, dış cephelerinde fazlaca süslü idi ve aslında bir heykel olarak kabul edilebilirdi. Sonuç olarak her şekilde Yunan mimarlık anlayışı, klasik dönem sanat anlayışına zıt bir konumda var olamıyordu. Sanat anlayışı da güzel ve kusursuz olanı arayıp yansıtma peşinde olduğundan doğal olarak mimaride de mükemmellik aranmaya başlandı.


Bu arayış içinde eski Yunan vatandaşları öncelikle sütun düzenlerini oluşturdular. Dor, iyon ve korent olarak anılan bu düzenler tapınak yapılarında da önemli bir yere sahip oldu. Ancak bu sütunlar elbette gelişigüzel bir şekilde inşa edilmedi.

İşin doğrusu, Antik Yunan halkı her şeyin mükemmel görünmesi konusuna o kadar çok önem verdi ki özellikle tapınak inşalarında zekice yapım yöntemlerine başvurdular. Bu yapım yöntemlerini en iyi anlayabileceğimiz yapı ise ünlü Parthenon tapınağı. Atina Akropolü’nün merkezinde yer alan ve tanrıça Ahena’ya adanmış olan tapınak, 2x+1 formülü ile inşa edilmiş. O zaman için mükemmel oranın bu olduğuna kanaat getirdiklerinden bu formül kullanılmış. Tapınağın kısa ve uzun kenarlarındaki sütun sayılarına bakarak bu formülü doğrulamak da mümkün.


Bunun dışında tapınakta birçok farklı hile de kullanılmış. Bunların hepsi de dışarıya en iyi görüntüyü verebilmek için yapılmış. Hatta bu Yunanlar bu görüntü iyileştirme işlemine ‘Alexamata’ diye bir isim bile vermişler. Bu kavram etrafında örneğin tapınağa çıkan üç basamaklı ‘stilobat’ kısmındaki basamak yüksekliklerini tapınağın iki ucunda farklı ölçülerde inşa etmişler. Bunun yanı sıra uzaktan bakıldığında birbirine eşit uzaklıkta görünen sütunların aralarındaki boşluklar ile de ustalıkla oynanmış ve gerçekten harika bir yanılsama yaratılmış. Ayrıca sütunların üzerindeki alınlık bölümünde kullanılan tekrar eden formlar da bu yanılsamayı desteklemek amacıyla ince hesaplanmış ölçülerde inşa edilmiş. İnsanın gözünü yapı üstünde çok başarılı bir şekilde dolaştıran ve simetri konusunda gerçekten başarılı olan bu toplum, geliştirdikleri kurallara da uzun süre bağlı kalmış. Yapıda gösterişin öne çıktığı Helenistik döneme kadar bu ölçülülük halinin dışında çıkılmamış.

Özetleyecek olursak Yunan halkının tüm bu detaycı çalışmalarının boşa çıktığı söylenemez. Özenli çalışmalarının meyvesini alan Antik Yunan halkından bugüne miras kalan yapılar, günümüz dünyasında da ünlerini koruyor. Bugün dahi insanları etkilemeye devam ediyorlar. Bu da Yunanların mükemmel oranlara ulaşma çabalarında bir şeyleri doğru yaptıklarını gösteriyor. Belli mi olur, bu antik medeniyetin her şeyin tanımını formüller ile yapma çabası belki de göründüğü kadar uçuk bir fikir değildir.


Parthenon planı ve oranlarını gösteren bir fotoğraf.

Tanrıça Athena'ya adanmış Parthenon tapınağı.


Parthenon tapınağının da içinde bulunduğu Atina Akropolü'nün uzaktan görüntüsü.

506 görüntüleme0 yorum