RÜYA KOLEKSİYONCUSU: R’BRANDT

! Animasyon hakkında yoğun spoiler içerir.


“In my dream I was two cats and I was playing with each other.”

-Frigyes Karinthy




Animasyon denince akla, birkaç resmin hızlı bir şekilde gösterilerek hareketli görüntü elde edilmesi tekniği geliyor. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte gelişen canlandırma sanatının, aşina olduğumuz figürasyon tasarımından farklı bir yüze sahip Macar yapımı aksiyon-gerilim türündeki animasyon filmi ile analiz serime başlamak istiyorum. Birçok kişinin görsel hafızasında yer etmiş animasyon çizimlerinin, konu içeriğinin ve barındırdığı mesajların çok ötesinde bir bakış açısı sunan yapımımızın adı: Ruben Brandt Collector.

Hikayemiz kleptomani hastalığı* olan akrobat Mimi ve dedektif Kowalski’nin onu kovalamacası ile başlıyor. Değerli eserleri müzelerden çalarak yoluna devam eden karakterimiz

Mimi’nin bu sefer ki durağında Kleopatra’ya ait bir yelpaze bulunuyor. Fakat çaldıktan sonra sırra kadem basmayı düşünürken dedektif tarafından kıskaca alınıyor.

Filmin en başından itibaren etkileyici bir kaçış sahnesine tanık oluyoruz. Karakterler alışılagelmişin çok dışında çizim hatlarına sahip ve dikkatli bir inceleme ile birçok sanat akımından yararlanıldığını söyleyebiliriz. Karakterlerin yüz hatları, vücut oranları, “insan” anatomisinin standart uzuv sayılarının sıra dışı yorumlanması, kıyafet seçimleri gibi kalıplaşmış fikirlerin dadaizm, kübizm, sürrealizm gibi akımların ışığında bambaşka boyuta taşındığını görüyoruz.








Bir başka detay ise yüzyıllardır odak noktasını vurgulamak için kullanılan zıt renklerin harmonisinin, 21. yüzyıl animasyon sektöründe de başarılı bir şekilde devam ettiriliyor olması. Birinci sahnede tehlikeli uyarıcı karakterin kırmızı, tehlikeyi ortadan kaldıracak karakterin ise yeşil araba kullandığını görüyoruz. 25. kare tekniğinin** çokça kullanıldığı bu filmde verilen mesajlar, bilinçaltımızda yer etmiş vurguların temeline dayanmaktadır.

Hikaye Mimi’nin hastalığını kontrol altına almak amacıyla ünlü sanat terapisti olan Ruben Brandt’ı aramasıyla devam ediyor. Aşina olduğumuz organik formlar ve fütüristtik yapılardan esinlenerek tasarlanan terapi merkezinde, Mimi gibi birkaç farklı karakterde tedavi görmektedir. Sanat terapistimiz ve bu karakterlerin tasarımsal çizgilerinin dadaizm akımını vurguladığını, görmeye alışkın olmadığımız karelerde fark ediyoruz. Bu sanatsal seçim, mantığın çok dışında gibi olup kısa sürede kendi mantığına ve normlarına izleyicisini çeken bir döngüdür. Karakterlerin iki kravat taktığını, iki boyutlu olduğunu veya iki kafaya sahip olmasını düşünürsek anatomik uyarıların mantığın dışında hareket ettiğini ve bunun bir süre sonra görsel rahatsızlık vermediğini söyleyebiliriz.







Ana karakterlerden olan Ruben, babasının ölümünden sonra şiddetlenen kabusları nedeniyle akut şizofreni olduğunu düşünür. Terapist, kabuslarında Boticelli, Gauguin, Bazille, Manet gibi dünyaca ünlü sanatçıların 13 eseri tarafından saldırıya uğramakta ve işkence görmektedir. Durumu fark eden Mimi terapiste yardımcı olmak için terapi merkezindeki diğer kişileri de örgütleyerek bu eserleri çalmayı planlar. Böylece Ruben’in de savunduğu gibi sorunların üstesinden gelmek için onlarla yüzleşmek zorundasın savını gerçekleştirmek amacı ile MoMa, The Louvre, The Uffizi gibi dünyanın her yerinden müzeyi ziyaret etmeye başlarlar. İlk çaldıkları eser sonrasında işler daha eğlenceli bir hal almaya ve “koleksiyoncu” adıyla anılmaya başlarlar.

Filmin birçok noktasında kült filmlere de vurgu yapıldığını bu noktada söylemek istiyorum. Çizimlerin yanı sıra müzik tercihlerinin de günümüz gruplarından olan Postmodern Jukebox’tan yana olması, birçok sahnenin eklektik yapısını ortaya koyuyor.

Hikayemizin sonlarına doğru farklı gerçekliklerle yüzleşen karakterlerin son çaldıkları eser Andy Warhol’un Elvis’i oluyor. Bu sahnelerde çok daha zor bir serüvene atılmalarını, yakalanmamaya çalışırken verdikleri mücadeleyi bir sahne şovu olarak algılayan seyirci her şeyde olduğu gibi burada da koleksiyoncularımıza alkış tutuyor. Esas vurgu, ortamın verdiği rehavetten dolayı kişilerin sorgusuz sualsiz her şeyi ortama adapte etmelerine yapılan göndermedir. Sahne geçişlerinde uygulanan teknik detaylar, tüm kişilerin birbirinden bağımsız yaratımları, renkler, müzikler ve benzeri tüm algoritmalar muntazam bir düşünce yapısının eseri olduğunu bizlere gösteriyor. Öyle ki düşünüldüğünde Picasso’nun fikirlerinin karakterlerin yüzlerine yansıdığını veya Van Gogh’un izlenimci yapısının müziksel seremoni oluşturduğunu hissetmemiz pek mümkün.





Filmin ilk sahnesinde başlayıp son sahnesinde devam eden detay, terapistin esasında tren yolculuğu yapıyor ve burada uyuyor olmasıdır. Bilinen iki ihtimalden birincisi elindeki sanat kitabıyla beraber uykuya daldı ve her şey bir rüyadan ibaret (ki burada “Inception” filminden esinlenme payının yüksek olduğunu düşünmekteyim) ikincisi ise tüm her şeyi elde ederek huzur içerisinde yoluna devam etmesidir. Sahnelerde dikkatimi çeken detaylardan birisi de ilk kitabın adının “Deep Sleep” son kitabın ise “Enjoying Art” olmasıdır. Yazar ve yönetmen Milorad Krstic vermek istediği mesajı seyirciye bırakarak subjektif yorumun kapısını aralıyor.






Bilinenin aksine farklı bir yorumla karşımıza çıkan bu animasyon filmi, tasarım anlayışının kalıplaşmış dogmalarını adete protesto ediyor. Tıpkı dadaizmin aklın karşısında absürtlük ve anlamsızlığı savunarak çığır açması gibi. Sanatın birçok dalının diğer disiplinlerle ilişki içerisinde olmasını ve özellikle fikirlerimizi somutlaştırırken kalıpların dışına çıkmamızı en vurgulayıcı haliyle ortaya koyan bu yapımın, izleyicisini fikirsel sorgulamaya iten çok değerli bir özelliğe sahip olduğunu düşünmekteyim.

Keyifli izlemeler…


Fatmanur Küçükçıtraz




*Kleptomani Hastalığı: “Çalma Deliliği, Gerçekte gerek duyulmayan maddeleri çalma dürtüsü

**25. Kare Tekniği: “Reklam ve sinemada kullanılan sübniminal mesaj içeren etkileme tekniği