BİLİNMEYENE ADANMIŞ TASARIM:

Anıtsal Mezarlık, Milano


(Bol sorgulu ve cevapsız okumalar dilerim. )


“Ölümden korkmak anlamsızdır; çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.”

-Epicurus



Tasarım denildiği zaman aklımıza birçok şey gelir. Bu sınırlandırılmış hayal gücündeki nesnelerden bazıları mobilyalardır, kıyafetlerdir veya mekanlardır fakat size: "Ölümü tasarlamak mümkün müdür?" diye soru yöneltmiş olsaydım cevabınız ne olurdu?


Esasında bu sorumun cevabı keskin bir evet veya hayırdan ziyade, sizi düşünmeye, sorgulamaya iten bir belirsizlik olarak sonuçlanmasını isterim. Bu sebeple yazımı, bu sorunun cevabını bulmamak üzere tasarlanmış bir mekâna atfediyorum.



Mekanımızın adı: Cimitero Monumentale di Milano yani anıtsal mezarlık. Milano’nun en görkemli iki büyük mezarlığından birisi olan mekân, Brera kentinden birkaç kilometre uzaklığa konumlandırılmış devasa bir alana sahip ve 75 binden ruha ev sahipliği yapıyor. 19. yüzyılın en önemli eklektik mimarlarından olan Carlo Machiachini, Milano belediyesinin düzenlemiş olduğu anıtsal mezarlık yarışmasına katılıyor ve kazanıyor. Büyük sancılar, uğraşlar ve devrim niteliğindeki fikirlerden sonra 1864’te tasarımın ilk tohumları atılıyor. Aslında ruhlara tasarlanacak olan bu görkemli mekânın öncülüğünü Napolyon’un yayınlamış olduğu fermana borçlu İtalyan halkı. Bu ferman, ilk yasal mezarlıkların önünü açmakla kalmayıp bu mekanların havadar ve ışık alan güneşli alanlar olması gibi bir metaforu da savunmuştur.





Mimar Carlo Machiachini, şehre dağılmış birkaç küçük mezarlığı bir araya toplamak istemesi ile çalışmalarına başlamıştır. Ölüler evi için ilk olarak karşılama mekânı olan Famedio’yu tasarlamıştır. (Famedio latince famae aedes kelimelerinden türemiş olup Şöhret Tapınağı anlamına gelmektedir.) Mezarlığın giriş meydanına bakan tapınağın cephesini incelediğimiz zaman Gotik, Romanesk gibi sanat akımlarının mimaride üstün rol oynadığını ve sembolizmin yaşayan örneklerinden birisi olduğunu görmekteyiz. Mekân bir süre kilise olarak kullanılsa da bunun başarısız bir yönelim olduğuna karar veriliyor ve mezarlığa tamamen bütünlük sağlayan bir alana çevriliyor. Birçok Milanolunun ve onurlu hiyerarşisinde görülen vatandaşların cenaze töreni, kutlama ve hatıra mekanına dönüşen Famedio, mermer ve tuğla malzeme kullanımı ile ön plana çıkmaktadır. Her yıl bu mermer levhalara doğuştan veya evlatlık olan Milanolunun isimleri kazınmaktadır.

Kafanızı kaldırıp balkonlardaki heykellere baktığınız zaman ev sahibi ruhların sizinle kurmak istediği iletişimi hissedebiliyorsunuz. Gerçek şu ki İtalya’da en çok sanatın ve sanatçının bir araya geldiği yer neresi diye sorulsaydı anıt mezarlığı hiç de absürt bir cevap olmayacaktı. Ünlü yazar Alessandro Manzoni, romantik ressam Francesco Hayez gibi ünlü birçok sanatçıya ev sahipliği yapan Famedio, sanatın ruhuna ziyaret için tasarlanmış bir tapınak gibi.









Tapınağı arkanıza alarak dahil olduğunuz mekân ise mezarlıktan ziyade bir açık hava müzesi kimliği taşıyor. Alışılagelmişin çok ötesinde bir tasarım anlayışına sahip mezarlık, üç bölümden oluşmakta. Merkez ve en büyük olan alan Katoliklere, sol taraf Katolik olmayanlara, sağ taraf ise İsraillilere ayrılıyor. Yunan tapınaklarını andıran devasa anıtlar, ayrıntılı türbeler, heykeller… Mekânın tasarımında çalışan 19. yüzyıl heykeltıraşları bir araya gelerek ölümü en iyi tasvir etme mücadelesine girmişler ve kazanan hepsi olmuş düşüncesini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Muazzam detaylara sahip heykeller size, altında yatan fikirleri, yaşanmışlıkları ve önceki yaşamları anlatırcasına bir büyü taşıyorlar. Aynı zamanda yürüme yollarının düzenini de göz önünde bulunduracak olursak mimarın amaçlarından birisinin ölümü, ruhların huzurevinde sergilemek olduğunu anlayabiliriz.

Mezarlığın çoğunluğunu Ferdinando Bocconi’nin ailesi gibi sanayi burjuvazisinin tanınmış aileleri oluşturmaktadır. Elbette bunun yanı sıra mezarlığın nüfusu günümüzde de çoğalmaya devam etmektedir. Ayrıca mezarlık, batı dünyasında açılan ilk krematoryum (Cesetlerin yüksek sıcaklıklarda yakıldığı yer.) alanını da içermektedir. Birçok inanışta bu gelenek hala devam etmekte olup küllerin saklanması kişilerce saygı sembolizmine dönüştürülmektedir.







Ağaçlar ve duvarlar, şehrin gürültüsüne akustik bir görev gördüğü için mekanla bütünleşerek bütün ifade biçimlerinin hikayesini dinleyebilirsiniz. Benim dinlediğim birçok sıra dışı heykelin içerisinde (Campari ailesi için tasarlanan bronz “Son Akşam Yemeği” gibi) İsraillilerin hala mezarlara çakıl taşı bırakma geleneğini sürdürdüğü gerçeğine de şahit oldum. İlginçtir ki bilinmeyen boyutlara bir şekilde bağlanma çabamızı gelenekselleştirip istikrarlı bir şekilde sürdürebiliyor, ruhların hala bu dünya ile bağının olduğu inancına tutunarak tasarımlar yapabiliyoruz.


Tüm bu tasarım süreci, yaklaşımlar, birçok sanatçının takdire şayan emeği, birlikte yarattıkları hummalı çalışmaları bir kenara bırakıp bu konu üzerine hayal kuralım istiyorum. Bir tasarımcısınız ve bir mobilya, kıyafet, restorandan ziyade sizden ölülerin vasiyeti olan bir mezarlık tasarımı isteniyor. Bu kez müşterileriniz ruhlar…


En başta yönelttiğim soruya gelelim. Ölümü tasarlamak mümkün mü? Birçoğumuzu ilk seferde evet veya hayır cevaplarına yöneltse de bu soru kanıtlanabilirlik üzerine bir meta içeriyor. Nereden bakarsanız bakın tasarım söz konusu ise her şeyi yaratmak mümkün gibi duruyor. En nihayetinde Carlo Maciachini de kendi tasarladığı ölüm mekanında yatıyor. Kendinize bilinen evrende yaşanabilir mekanlar tasarlayabilirsiniz. Peki ya bilinenin ötesindeki mekanı tasarlamak?




Fatmanur KÜÇÜKÇITRAZ