Farkındalık, Uyum, Dinginlik ve Doğaya Saygıyla Yaşama Sanatı: ZEN


Zen, genel anlamıyla farkında ve odaklı bir zihin; yapmacıklık ve sunilik yerine doğallık ve sadelikten oluşan disiplinli bir hayat, “ben” odaklılık ve saldırganlık yerine dünyanın ve kendinin iyiliği ile şefkatle meşgul ve kaygılı bir yaşam demek. Kısacası, tabiatla sürekli çatışma halinde değil, onun doğal düzeniyle uyum içinde yaşamak demek. -Thich Nhat Hanh


Zen kelimesi Sanskritçede ‘ruhun yoğunlaşması’ anlamındadır. Buna meditasyon da denilebilir, iç huzura, uyuma ve mutluluğa kavuşmak anlamını üstlenen bir Japon minimalist düşünce yapısıdır.

Bu evrenin en değerli varlığı insandır ve insanın en rahat, korunaklı hissettiği yer evidir. Evin temel amacı ise ev halkına dinginlik ve huzur vermektir. İnsan biyolojik yapısı gereği tüm canlı türleri arasında en narin dokuya sahiptir, yapısı gereği doğa ile bir bütün şekilde yaşamalıdır.

Dış görünüşten çok içsel, insani duygulara önem veren Zen felsefesi, denge ve rahatlamayı ön plana alıyor. Japon tasarım kültürünün temelini oluşturan ‘Mono no aware’ kavramı hayata duyulan duyarlılığı, insan kalbini anlamaya işaret ediyor. Japon kültürüne göre tasarım insanı özünden koparmamalı, doğal olana yönelmeli, insan kalbiyle uyumlu ilişkide olmalıdır. Bir obje, bir eşya, bir alan kalabildiği kadar doğal kalmalı, doğasından uzaklaşmamalıdır.

Geleneksel Japon tasarımına göre yaşanacak alan fonksiyonel, sade ve olabildiğince doğayı yansıtan şekilde olmalıdır. Çünkü insan ancak bu şekilde eşyaların cazibesinden kurtulup özüne dönebilir, düşünebilir, üretebilir. Zen budizmi, minimalizmin savunduğu temel anlayış gibi insanın az olanın değerini bilmesi, onunla mutlu yaşayabilmesi gerektiğini savunur. Zen budizmine göre de insan hayatında yaşamı da dahil olmak üzere hiçbir şey daimi değildir. O yüzden hiçbir duyguya hiçbir eşyaya çok fazla bağlanılmaması gerektiğini savunur.


Fotoğrafta klasik bir Japon evi var. Japonlarda tıpkı biz Türkler gibi eve ayakkabılarla girmiyorlar. Zamanlarının bir çoğunu yerde geçirdikleri için örneğin; otururken, yemek yerken, uyurken vs… alanın temiz olmasına dikkat ediyorlar. Pek çok Japon evi zemini fotoğraftaki gibi tatami adı verilen oldukça rahat minderlerle kaplıdır. Bunun üzerinde direk uyuyabiliyorlar yada futon adı verilen minderi de serip uyuyabiliyorlar. Bu futonlar aynı zamanda kolay kıvrılıp saklanabilir, bu insanlar bir alanı birden çok amaçla kullandıkları için sabah uyanır uyanmaz futonları saklamak için yapılan dolaplarına kaldırıyorlar.


Aslında ben bu milletin farkındalıkla dolu yaşamına gıptayla bakıyorum. Neden bu kadar zahmete katlanıyorlar, neden bizim gibi geniş misafir odaları, oturma odaları, çalışma odaları yok, bunlar için ayrı alanlar ayırmıyorlar bunu düşünemiyorlar mı?


Minimalizm diye bir belgesel izlemiştim, orada Mimar Frank Mascia’nın bir sözü oldukça hoşuma gitmişti. Söz şuydu; ‘’Hiçbir şey yaşayabildiğiniz en küçük alanda yaşamak kadar sağduyulu değildir.’’


Dünya nüfusu hızla artıyor, tıp hızla ilerliyor, doğum oranları kontrol altına alınsa bile ortalama yaşam süresi uzadığı için nüfusun artışını durdurmak çok olası görünmüyor. Bu da demek oluyor ki yapı ihtiyacımız hiç bitmeyecek. Elbetteki bunlar olumlu gelişmeler fakat şu an bile etrafımız betonlarla çevrilmiş durumda ve en iyi ihtimalle doğal güzellikleri görebilen son nesil olabiliriz.

Doğal olmayan, meyvelerin sebzelerin kokusunu duyamadığım, ağaç göremediğim, hayvan sevemediğim bir dünyada yaşamak oldukça korkutucu geliyor bana. Bu konuda duyarlı olması gereken tek canlı türü biziz hatta ta kendimiz.


Yazımı bitirirken herkese farkındalıkla, uyumla, dinginlikle ve doğaya saygıyla yaşadığı bir hayat diliyorum!

172 görüntüleme0 yorum