İnsan-Mekan İlişkisi Üzerine

Güncelleme tarihi: 10 Mar 2019

Tarihin belki de en köklü alanlarından biridir tasarım. Çoğu görüşün aksine tasarım keyfe keder bir durum değil, insanın temel ihtiyaçlarından doğan bir olgudur. Bir mekan oluşturma yolundaki en büyük etkendir. İnsanlığın doğuşundan bu yana insanoğlu her zaman kendine en uygun şekilde barınma, barınılan yerde hareket edebilme ve ihtiyaca uygun kullanım (işlevsellik) konularına eğilerek kendi habitatını şekillendirmiştir. Bu amaçlar tümüyle tasarımı oluşturan unsurlardır. Tarihteki bu mekansal süreç; mağaralar, müstakil evler, apartmanlar ve günümüzde rezidanslar olarak aşama aşama kendi yaşam standardına ve çevresel etmenlere uygun olarak gelişmiştir. Aslında bu dönüşüm insanlığın ve onun macerasının da kısa bir özeti niteliğindedir.


Peki hep dillendirdiğimiz bu mekân kavramı neyi teşkil eder? Mekan sadece bir ev, sinema, avm vb. alanlar ile türevleri midir? Günlük yaşamda kullanılan otobüs, telefon kulübesi hatta müzedeki herhangi bir eserin etrafına çekilen bant bile birer mekan oluşturur aslında ve her bir mekanın kendine özgü bir etkisi, bir aurası vardır. Farklı bir ülkeye gittiğinizi düşünün. Dışardasınız ve toplu taşımaya bineceksiniz. Bindiğinizde işlevsel olarak kendi alıştığınızla tamamen aynı. İçerisinde koltuklar, insanlar, bir ana sirkülasyon bulunan hareket halindeki bir araç... Ama asla alıştığınız, o her gün okula veya işe gittiğiniz otobüsteki hissiyatla aynı değil. Bir şeyler çok daha farklı sanki. Başka bir örnek verecek olursak bir tatil beldesinde olduğumuzu varsayalım. Güzel bir yamaçtan sahile doğru bakıyoruz. Bu sıfatlardaki herhangi, bir yer içimizi huzurla kaplarken, kimisi korkutur, kimisi ise hüzünlendirir insanı. İşte bahsetmek istediğim nokta da tam olarak bu. Ana unsurlar tamamen aynıyken mekanların bize yansıttıkları, bizde uyandırdıklarının tamamen farklı olması durumu. Ben bunları mekanların enerjisi olarak yorumluyorum.


Mimari açıdan bakmak gerekirse mekanın birçok anlamda insanı etkilediği zaten birçok alanda kanıtlanmış bir gerçektir. Gerek renklerin duygusal etkileri, gerek konfor düzeyi-verimlilik ilişkisi. Hatta sadece mekandaki insan açısından değil mekanı tasarlayan kişinin büyüdüğü, içerisinde bulunduğu bölgenin tasarımlarına yansıması bile bu kavramın üzerimizdeki etkisini açıkça gözler önüne sermektedir.


Ludwig Mies Van Der Rohe'nin eserlerinde iklimin sert ve insanı adeta ciddiyete davet eden etkisini, Oscar Niemeyer'in eserlerinde ise iklimin rahatlığını, bunun vermiş olduğu gevşeme ve o özgüven duygusunu açıkça görmek mümkündür.


Çünkü nasıl ki etrafımızdaki insanlar, alışkanlıklar etkiliyorsa yaşantımızı; mekanlar da hislerimizi ve yaşantımızı bir o kadar etkilemektedir. Mekan kavramı etrafı kapalı bir kutu algısından çok daha derin ve etkindir. Bu kavram doğrudan değil ama ağır ağır, usul usul bizlere işleyen ve hayatlarımıza, benliğimize bir şekilde imzasını atan bir olgudur aslında.

Sıla CESUR

2.402 görüntüleme0 yorum