Patlatılan Renkli Küp: Schröder House

De Stijl akımının bütün özelliklerini gösteren tek mimari yapı: Shröder House. Tabi bu yapıdan bahsederken De Stijl’den akımını açıklamadan geçmek olmaz.


De Stijl, 1917’de Hollanda’da ortaya çıkan, geometrik şekiller ve ana renkler gibi temel görsel ögeleri baz alan, soyut bir sanat akımıdır. Piet Mondrian ve Theo van Doesburg akımın öncüleri olarak bu hareket ile aynı adı taşıyan derginin bir başka üyesi de Gerrit Rietveld’di.

Gerrith Rietveld tasarladığı Schröder House’u, Mondrian’ın yaptığı soyutlanmış resim çalışmasını (Kırmızı, Mavi ve Sarı Kompozisyon) iki boyuttan çıkararak uzay boşluğunda x,y ve z düzlemlerinde patlatarak üçüncü boyuta taşıyarak oluşturdu.



Bu patlama resimde kodlanan renklerin anlamlarını üçüncü boyutta da kaybetmeyerek belki de daha da güçlendirdi. Sarı, güneş ışınlarını temsil ettiği için daha çok dikey olarak kullanıldı. Kırmızı, toprağı ve yaşamı temsil ettiği için eşit (kare) olarak düzlemlere paylaştırıldı. Mavi ise ufuk çizgisini temsil ettiği için düşey elemanlarda yoğunlaştığını görüyoruz. Bu temsillerin kolayca anlaşılabilmesi yapının gözlemciler tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlarken derinlerde yatan anlamlarının düşünülerek ve birtakım fikirleri sentezleyerek bulunmasını sağlar.



Şu an bile avangart sayılabilecek bu yapı, birçok yenilikçi düşüncenin temsilcisidir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra görülen bu akım, döneminin süregelen tasarım çizgilerini tepetaklak ederek Modernist akımın daha iyi kavranabilmesini sağlamıştır. Rietveld, Le Corbusier’in ‘Yeni Mimarlığın Beş İlkesi’nin maddelerinden biri olan ‘Serbest Plan’ ilkesini uygulamıştır. Üst kattaki yaşam alanlarını ayırmak için hareketli paravanlar kullanılmış, bu sayede birçok kombinasyonla odalar ayrılmıştır. Bu durumun oluşmasındaki bir diğer neden; yapıyı sadece taşımaya yetecek kadar duvar kullanılmasıdır. Bunun dışındaki bölücü duvarların kullanılmaması mekanın içindeki sirkülasyonu ve kullanıcıya esneklik sağlar.




Evi incelediğimizde ne kadar şeffaf ve sade olduğunu görüyoruz. Açıklıklar, pencere sayısı ve mobil duvarlar bu gözlemlerimize kanıt oluşturur.

Mekanın kullanıcı profilini ele aldığımızda entelektüel bir kadın olan Schröder, kocasının ölümünden sonra kendisi ve üç çocuğu için Rietveld’den hayatını sürdürebileceği bir ev tasarımı ister. İç mekanda hantal ve geleneksel mobilyalar yerine sade ve modern, her şeyden kaçabileceği izole bir alan istiyordur. Bu talebinin sonucunda da “yeniden düşünülmüş yaşam tarzının tartışılıp deneyimlenebileceği bir mekan” oluşturulmuştur.



Schröder Evi’nin kendi döneminin çığır açan tasarımlarından biri olarak kabul edilmesinin bir diğer nedeni ise teknik özellikleridir. Binanın konumundan dolayı üç cepheyi ve bu cephelerin birbirlerinden ayrılan noktalarını görebiliyoruz. Cephelerin renklerle yoğun kısımlarını grinin farklı tonlarındaki alanların dengelediğini hemen fark edebiliriz.



Ana cephesinde bir balkon ve bolca cam alan görüyoruz. Bu cephenin ortasından geçen beyaz şerit iki tarafın da farklı geometrik yerleşimlerine bir ‘es’ oluşturuyor. Sağ kısımda üst taraftaki pencere, Schröder’in özel çalışma alanı. O kısımdaki pencerelerin açılım mekanizması Rietveld’in önemli dokunuşlarından biri. Pencere açıldığında oluşan boşlukta herhangi bir pencere iskeleti veya binaya ait bir kenar bulunmuyor ve bu sayede yatay bir yarık oluşuyor. Bu pencere tasarımının altında daha küçük çerçeveli pencereler görüyoruz fakat yukarıdaki pencere alanıyla aynı yüzey alanına sahip.



Bu cephenin eğlenceli ve garip ayrıntılarından biri de küçük bir delik. Bu delik, hemen alt orta kısımda bulunuyor. Eve gelen kişiler bu deliğe ev sahibine o sırada söylemek istedikleri şeyi söylüyorlar. Yansıtıcı form ve malzemedeki borular da bu sesi birinci ve ikinci kata iletiyor. Böylece Schröder ailesi gelen kişiyle yüz yüze gelmeden iletişime geçebiliyor. Megafon işlevi görüyor diyebiliriz.


Bir başka cephede de yine bir balkon ve bir kapı görüyoruz. Rietveld bu cephede sadece düşeyde çizgisel olarak sarıyı kullanmayı seçmiş. Sol altta kare ve sağ kısma yakın şerit beyaz alanlar yine gözü dinlendiren bir etkiye sahip. Bu sefer üst katta daha büyük bir kısım pencerelere ayrılmış. Bu kısım içeride birinci katta mutfağa yukarı katta dinlenme, yemek yeme ve üst katta da yaşam alanı olarak kullanılıyor.


İç mekan iki kata ayrılmış; alt servis alanları ve yukarıda yaşam alanları bulunuyor.

Üst katta üç adet çalışma ve yatak odası büyük bir yaşam/yemek alanı ve banyo bulunuyor. Alt katta ise mutfak, stüdyo, okuma alanı ve bir adet yatak odası bulunuyor. Her iki katın da merkezinde merdivenler var. Bu merdivenin yukarı kısmı açılır tavan penceresine (sunroof) sahip. Manuel olarak açılıp kapatılan bu pencere mekanizmayla beraber çalışıyor ve eve dikey olarak ışık girmesini sağlıyor. Evin merkezinde bir nevi odak ışığı oluyor.Evin zemini farklı bölgelerde farklı renklerle kaplanmış. Tavanda da buna benzer renk farklılıkları gözlemleniyor. Bu sayede kullanıcı bu bölgelerde farklı eylemlerin gerçekleştirildiğini anlayabiliyorlar.


Bu evin tasarımı sayesinde modern mimarinin ilk adımları atılmaya başlanmış olunuyor. Şu an çevremizdeki tasarım kodlarının mil taşlarını oluşturan bu evi hala ‘öncü’ olarak nitelendirebiliriz diye düşünüyorum.


Ayşe Nehir Apa

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi 2.Sınıf İçmimarlık Öğrencisi